ONUR ÖDÜLLERİ

Yılmaz Güney

            "Ben ve İsmail sekiz yaşındaydık. Mahalledeki varlıklı çocukların atı olurduk. İsmail hepimizi, bütün atları geçerdi. Bir gün sonuncu oldum diye o zengin çocuğundan dayak yediğimde, dokundu İsmail'e. Ben duvarın dibinde sümüğümü çekerek ağlıyorken, İsmail tuttu omzumdan, bir daha dedi, hiç kimsenin atı olmayalım."

            Furyalarla dolu bir ülkede, bin bir zorlukla büyümeye çalışan bir çocuk için büyük bir karardır, kimsenin atı olmamak. Bedelleri vardır, her bedel o çocuğun yüzünde bir rüzgâr daha estirir. O rüzgârın adı hüzündür, çocuk büyüse de silinmez izleri. Öyle silinmez ki Cannes Film Festivali’nde çekilmiş tek bir karede, sıktığı yumruğunda bile görürsünüz o hüznü. Belki de bundandır, Yol filmi de hüzünden dem vurarak başlar. "Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgârlar gibi. Ben bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla; hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da."

            Huyumuzdur, övündüğümüz çoğu şeyi başta ihanet sayar, yasaklarız. Bu yüzden gururlarımız yaralıdır, buruktur. Yılmaz Güney’in 47 yıllık yaşamının büyük bir kısmını ait olduğu topraklardan uzakta geçirmesi, vatandaşlıktan çıkarılması, yasaklanması bile vazgeçirememiştir onu haksızlıklardan doğan hüzünlerini anlatmaktan. Hani bir kıvılcım düşer önce, sonra yavaş yavaş büyür ya, işte tutkusu lise yıllarında bisikletiyle sinemalara film bobinleri taşıyarak başlayan bir çocuğun, dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri sayılarak tamamladığı yolu, o kıvılcıma ne kadar inandığının en büyük kanıtıdır. O inancı yıllar sonra Tuncel Kurtiz’den şu sözlerle dinleriz: “İçimizde başka bir inanç vardı. Ülkemizi çok seviyorduk. Komünisttik, komünizmin ne olduğunu bilmiyorduk. Ama sadece şunu biliyorduk; bir haksızlık vardı…”

            O bildiği haksızlıklar susmasına engeldir Yılmaz Güney’in. Söyleyecek çok sözü vardır, sözleri filmleri olur. Bazen hapishaneden bazen yönetmen koltuğundan dur durak bilmeden sürdürdüğü sinema tutkusu, “Hepsinde benden bir parça vardır.” dediği yüzden fazla filmi doğurur. O kadar çıplak, o kadar gerçek anlatır ki dertlerini filmlerde; izleyicilerin yüzüne tokat gibi çarpan her film onu bir ödüle daha kavuşturur. Ödülleri haksızlıklara kalkan olur, direncini, inancını pekiştirir. Çünkü kimsenin atı olmamak için çıktığı bu yolda uğruna mücadele verdiği değerler belirler atacağı her adımı. Son tutuklanışından sonra çıktığı mahkemede hâkime söylediği son sözleri de bunun en belirgin örneğidir: “Bu koşullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır, biliyorum. Bu, karşılaştığım ilk haksızlık değildir. Son haksızlık da olmayacaktır. Saygılarımla…”

            Artık Türk sinemasının basamakları Cabbar’ın faytonunun merdivenleri, Seyit Ali’nin kardaki ayak izleri haline gelmeye başlamıştır ki; hapishane yıllarından miras kalan mide kanseri genç yaşta hayata veda etmesine sebep olur. Tuncel Kurtiz, ölümünden sonra onu rüyasında gördüğünü anlatır, “Rüyalarıma girdi. ‘Ben ölmedim’, dedi. Öldün Yılmaz dedim, konuştuk, ölmedim dedi. Hakikaten de ölmedi bana sorarsanız. Hep rüyalarımda gördüm, arkadaşlığımız sürdü, gitti…” sözleriyle.

            Eski bir Roma taş yazıtında “Bir insan ne zaman ölür?” sorusuna cevap olarak “Onu en son anan insan öldüğü zaman.” yazmaktadır. O halde Tuncel Kurtiz haklıdır. Çünkü Yılmaz Güney gibi insanlar hep Duvar’ları, Yol’ları aşıp insanlara umut aşılarlar. En bilinen fotoğraflarındaki o hafif kalkık kaşını, bıyık altından gülümsemesini, hüzünlü ama kendinden emin bakışlarını görmek için bugüne kadar haksızlıklarla mücadele etmiş ve edecek olan insanların yüzlerine bakın. Çirkin Kral, orada, o bakışlardadır ve hep orada kalacaktır.

                                                                                                          Ege Ertan

18. EFF ONUR ÖDÜLLERİ

SOSYAL AĞLAR