Vittorio Taviani

“Çocuktuk ve artık var olmayan bir sinema salonu olan Cinema Italia’ya gitmiştik. Daha önce hiç ismini duymadığımız Paisan (1946) (Hemşehri) isimli bir film oynuyordu. Küçük çocuklar olarak savaşı fazlasıyla derin bir şekilde deneyimlemiştik. Ama o gün perdede gördüğümüz şeyler, bizim için gerçeklerin çok daha belirgin olmasını sağladı. Bu film bize, bizimle ilgili ama bilmediğimiz şeyleri anlatıyordu. Biz de kendimize dedik ki: ‘Eğer sinemanın, kendimize kendi gerçeklerimizi göstermek gibi bir gücü varsa, biz de film yapmalıyız!”

  Jose Saramago, Bilinmeyen Adanın Öyküsü kitabında “Bilmiyor musun ki, kendinden çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.” der. Aslında kim olduğumuzu öğrenmeye çalıştığımız bu yolda, bizi en çok kendi gerçeklerimizi yüzümüze tokat gibi çarpan filmler sarsar, hafızalarımıza en çok onlar kazınır. İşte sinemasız bir hayattan zerre zevk almadıklarını fark edip bu gerçekleri beyaz perdeye taşımaya karar veren iki İtalyan kardeşin de çıkış noktası burasıdır. Film yapmak; nefes almak ve söylemeleri gerekenleri dile getirmek için son çareleridir. Kendilerine 10 yıl  süre tanır, bu sürenin sonunda başaramazlarsa son paralarıyla bir silah alıp intihar etmek üzerine anlaşırlar. 

  “Fakat sonra,” der Vittorio Taviani, “içimize bir şüphe düştü, ya arda kalanlar vazgeçerse?” 

  İçlerine düşen şüphe, vazgeçmekten alıkoyar Taviani kardeşleri. 1950’lerde çıktıkları bu yolculukta öncelikle kısa filmler çekmeye başlarlar. İlk uzun metrajlı filmleri olan Yakılacak Adam (1962) ile hayallerine bir adım daha yaklaşırlar. Derken Allonsanfan (1973) ile tüm dünyadan seyircilere duyururlar isimlerini. 1977 yılı ise dönüm noktaları olur; baskıya, faşizme, savaşta şahit oldukları tüm zorbalıklara karşı durdukları filmleri Babam ve Ustam (1977) ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünün sahibi olurlar. Yeni Gerçekçilik akımının modern sinemadaki temsili sayılan Yeni Yeni Gerçekçilik anlayışını yeniden yorumlayarak çektikleri San Lorenzo Gecesi (1982), Kaos (1984), Sezar Ölmeli (2012) gibi pek çok film ile sinema tarihine isimlerini defalarca altın harflerle yazdırırlar.

  Neredeyse tüm filmlerinin özünde ülkelerinin geçmişi ve şimdiki zamanındaki sosyal problemler ve çatışmaları işler Taviani kardeşler. “Sinema yaşadıklarımızı bu denli iyi ve berrak gösterebiliyorsa, fark ettirebiliyorsa o zaman galiba yaşamın da kendisi’” derler ve yaşadıklarını Gavino’nun babasının sopasıyla, bir taşra kasabasında olanlarla, bir akordiyonla, boynundaki çanla uçan erkek bir kuzgunla anlatırlar seyircilere. Defalarca David Di Donatello ödüllerine layık görülürler, 1986 Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ın sahibi olurlar, 2001 İstanbul Film Festivali’nde yaşam boyu başarı ödülü alırlar. “Bugünün dili” olarak tanımladıkları sinema ve ona olan tutkuları sayesinde sayısız başarıya imza atarlar. 

  Elbette Taviani kardeşlerin sinema yolculuğu önü hep açık, taşsız, tümseksiz bir yolda gitmemiştir. Ancak tek bir şüphe, arda kalanların vazgeçmesi ihtimali; onları tüm tümseklerde dirayetli kılmış, umutlarını kamçılamıştır. Bu yıl bu iki kardeşten büyük olanını, Vittorio Taviani’yi kaybettik. Biz, yani arda kalanlar, onların hikayesinde ve filmlerinde kendimizle ilgili pek çok şey bulma ve öğrenme şansına halen sahibiz. Kendi gerçeklerinin peşinde olan herkese ve uçan kuzgunlara selam olsun.

20. EFF ONUR ÖDÜLLERİ

SOSYAL AĞLAR