TARIK AKAN

“TARIK AKAN: “MÜCADELE HİÇ BİTMEYECEK!”

 Yan yana duran iki fotoğrafına da uzun uzun baktım. Biri genç, yakışıklı, “jön”; öbürü “ihtiyar oldum bugün” diyen iki fotoğraf... Jön halinde de ihtiyarlığında da değişmeyen şey gözleriydi... Yaşlandıkça gözlerindeki mahcubiyetle karışık o toy sevecenlik demlendi; içten, dürüst, onurlu, yiğit, kararlı bir bakışa dönüştü. Tarık Akan, sonlu insan yaşamına sonsuzluğu sığdırdı.

 Tarık Akan’ın sinemayla tanışmasının ve kısa sürede ünlenip, sevilmesinin nedeni yalnızca uzun boyu, güzel yüzü ya da yakışıklı olması değildir... Yeşilçam’ın “ideal” dünyasında senaryo yazarının, yönetmenin kendisine uygun gördüğü yere çok yakıştığı için sevilir. Gönül hırsızıdır, haytalığında, çapkınlığında, küstahlığında bile sevimli bir içtenlik, naiflik vardır; sevinince gözlerinin içi güler ama en hoyrat gülüşünde dahi çocuksu mahcubiyetini saklayamaz. Salon filmlerinin, romantik komedilerin, melodramların Tarık Akan’ını tek bir sözcükle özetlemek istersek, kötünün-kötülüğün karşıtı olan “iyi”nin, iyiliğin sinemamızdaki en etkileyici, en yakışıklı halidir diyebiliriz. Halk onu bu haliyle benimsemiş, sevmiştir ve artık yapımcının, senaristin, yönetmenin yapabileceği hiçbir şey yoktur!

Ne var ki, sinemanın aynasında kendi yüzüne, duruşuna bakan Tarık Akan gördüğü suretten memnun değildir, daha doğrusu yapay-yapmacık, sahte Tarık Akan’ı silerek özünü aramak ister. Özü denizi on dört yaşında gören, çocukluğu Erzurum’da, Kars’ta, Kayseri’de geçen, gündüzleri çocukluk arkadaşı Kozalak Zeki’yle (Zeki İrfanoğlu) plajda kayık kiraya vererek, stadyumda gazoz satarak, işportacılık yaparak harçlığını çıkaran, kısacası salon filmlerindeki Tarık Akan’la uzaktan yakından ilgisi olmayan birisidir. Dahası, hocasının, Vasıf Abi’sinin sözü de hep aklındadır: “Kartpostal çocuğu Tarık Akan, genç kızlar büyüdüğünde biter. Sanatçı her zaman muhalif olmalı”dır.

 “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”dan sonra Arzu Filmden ayrılır, bildiği yolda tek başına yürümeye kararlıdır. Fakat yalnızca Arzu Film değil, o dönemin sayısı yedi sekizi bulan tüm büyük yapımcıları (Erman Film, Acar Film, Melek Film vb.) Tarık Akan’a kapılarını kapatmakla kalmaz, küçük film işletmeleriyle iş yapmasını da engellerler. Oyunun kuralını kabul etmemenin, kuralı değiştirmeye çalışmanın cezası yalnız bırakılmaktır, işsizliktir, yoklukla-yoksullukla, geçim derdiyle terbiye edilmektir. Neyse ki, Yeşilçam’da- ki terbiyeli yıllarından edindiği birikim vardır da onu harcayarak idare eder, biraz da borç harç denkleştirip satın aldığı ticari taksiyi yine arkadaşı Kozalak Zeki ile birlikte işleterek geçimini sağlar. İşte tam da bu sıkıntılı günlerinde Yavuz Özkan’ın “Maden” filminin senaryosunu okur, terbiyesizliğin dik alasını yaparak bu filmi hayata geçirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Anadolu’da ne kadar irili ufaklı film şirketi varsa, hepsini tek tek dolaşır, onlardan senet alır ve aldığı, topladığı senetleri kırdırarak film için gereken bütçeyi bulur. Ankara’ya gide- rek dönemin enerji bakanlığını yapan Deniz Baykal ile görüşür, “Maden”in Tunçbilek’te çekilmesi için gerekli izni alır ve kendilerine her türlü kolaylık sağlanır. Filmi yine Ankara’ya, Sansür Kurulu’na götüren de kendisidir ve İzmit’ten geçerken aklına Yılmaz Güney’i cezaevinde ziyaret etmek gelir. Bu ziyareti şöyle anlatır Tarık Akan: “O güne kadar Yılmaz Abi’yle tanışmamıştım, hatta karşılaşmamıştım da. Hiç unutmam, girişteki uzun koridorun başında Yılmaz Abi göründü. Kollarını açtı ve yanıma gelin- ceye kadar hiç kolunu indirmedi ve müthiş bir şekilde sarıldı bana”.

 Maden’in olağanüstü bir başarı kazanması Yeşilçam’ı altüst eder. Tarık Akan ilk defa bu filmle birlikte yalnızca kadınların, genç kızların değil, erkeklerin de, yaşlısıyla genciyle toplumun her kesiminin, herkesin, halkın sevgilisi olup çıkmayı başardığı için mutludur. Maden, aslında izleyicinin kendi içinde bastırdığı, susturduğu bu haklı isyanın sesini korkmadan, avazı çıktığı kadar, bas bas bağırmaya cesaret edebildiği ve bağırdığı, duyurduğu için tutulur, sevilir.

 Tarık Akan artık, ne yapıp edecek, sanatın, sinemanın tılsımına dokunan-duyumsayan azınlığı çoğunluğa dönüştürmenin mücadelesini verecektir. Öğrencisi olduğu ortaokulu satın alıp Taş Mektep’e dönüştürmesi de, Anadolu uygarlıklarını, memleketinin tarihini, insanını konu alan belgeseller yapmak için verdiği uğraş da aynı mücadelenin bir parçasıdır. Sürü, Yol, Derman, Pehlivan, Kan, Halkalı Köle, Suçlu, Üçüncü Göz, Su da Yanar, Bir Avuç Cennet, Karatma Geceleri, Berdel, Siyabend, Eylül Fırtınası ve daha onlarca film bu çabanın, mücadelenin ürünüdür.

 “Bir filmin montajını yapmak, kişileri bakışlarla birbirine ve nesnelere bağlamaktır” der ya sinemanın Dostoyevski’si olarak anılan Fransız yönetmen Robert Bresson, Tarık Akan bakışlarını olağanüstü ustalıkla kullanan bir oyuncu olmanın ötesinde, idealleriyle, emeğiyle, kişiliğiyle, içimizi ısıtan, yalnızca kişilere-nesnelere değil, hayata, insana daha içten, daha sıkı sıkı sarılmamızı sağlayan eşsiz bakışın sahibidir. Vefatının ardından, tıpkı ilk karşılaşmalarında olduğu gibi, Yılmaz Güney yine kollarını açıp kocaman sarılmıştır belki ona... Belki incecik bir hüznün bakışında dinlenirler ama, belki değil mutlaka, Tarık Akan içten, kararlı bakışına eşlik eden sağlığındaki son sözleriyle bir kez daha seslenir bize: “Mücadele hiç bitmeyecek. Mücadeleye devam!” 

19. EFF ONUR ÖDÜLLERİ

SOSYAL AĞLAR