Robby Müller

  Eğer Wim Wenders’ın, Jim Jarmusch’un ya da Lars Von Trier’in filmlerine hakimseniz, görüntü yönetmeni Robby Müller’i de farkında olmasanız da mutlaka tanırsınız. Çünkü bu yönetmenlerin çoğu filminde etkilendiğimiz birçok sahnedeki ışığı, kompozisyonu, çekim açılarını ve ölçekleri, kısaca beyazperdede gördüğümüz görüntüleri ona borçluyuz.

 Hollanda Film Akademisi’ni bitirdikten sonra Almanya’ya yerleşen ve orada Wim Wenders ile tanışan Müller’in, nihayetinde “ışığın ustası” (master of light) olarak anılmasıyla sona erecek sinematografi macerası da burada başlar. Wim Wenders ile birlikte çalıştıkları ilk film Summer In The City(1970)’dir. Kimyaları ve çalışma disiplinleri oldukça tutan bu ikili daha sonra sırasıyla  Alis Kentlerde (Alice In The Cities, 1974), Zamanın Akışında (Kings of the Road, 1976), The American Friend (1977), Paris Texas (1984) filmlerinde de ortak çalışmalarını sürdürürler. Bu çalışmalar sayesinde Müller’in ünü önce Almanya’da, daha sonra da Amerika’da yayılır.

  Bu ün ile birlikte Amerikan Bağımsız Sinemasından da teklifler almaya başlar. Kabul ettiği tekliflerden ilki William Friedkin’in Yaşamak ve Ölmek (To Live and Die in LA, 1985) filmidir. Amerikan Bağımsız Sinemasına giriş yaptıktan bir süre sonra, Wenders’tan sonraki uzun süreli çalışma arkadaşıyla, Jim Jarmusch ile tanışır. Jarmusch’un filmlerindeki puslu, kumlu ve sarı renklerin ağırlıkta olduğu çekimler, zamanla Müller’in imzası haline gelir. Robby Müller’den anı yakalamak, içgüdülere güvenmek, ışık ve bütünüyle film yapımı ile ilgili çok fazla şey öğrendiğini söyleyen Jarmusch’un İçerdekiler (Down by Law, 1986), Gizem Treni (Mystery Train, 1989) ve Ölü Adam (Dead Man , 1995) filmlerinde bu imza açıkça görülebilmektedir. 

 “Elbette her şeyi önceden planlayabiliriz fakat film çekeceğimiz yere gittiğimizde artık günün başka bir zaman dilimindeyizdir ve ışık farklıdır, bulutlar farklıdır. Neden daha önce karar verdiğimiz şeylere takılıp kalalım? Her an her şeye hazırlıklı olmalıyız.”diyen Müller, onunla birlikte çalışan pek çok yönetmenin anlattığına göre hiçbir zaman çekilecek sahneleri önceden planlamaz. Çekim esnasında pek çok şeye içgüdülerine göre karar verir ve anlık fikirlere göre hareket eder. Bu denli plansızlığa rağmen ortaya çıkan sahnelere baktığımızda onun tartışmasız yeteneğini görürüz. Öyle ki, Jim Jarmusch da bir röportajında bu yeteneği “Vermeer veya De Hooch gibi büyük Hollandalı ressamların tarzına yakın bir gözü vardı, yalnızca yanlış yüzyılda doğmuştu.” sözleriyle anlatır.

  Hollywood’dan da pek çok teklif almış ancak birkaç istisna dışında ana akım sinemadan uzak durmayı tercih etmiştir. 21.yüyzılın başında yolu Lars von Trier’le kesişir ve birlikte Karanlıkta Dans (Dancer in the Dark, 2000) ve Dalgaları Aşmak (Breaking the Waves, 1996) filmlerinde çalışırlar. Bu filmlerdeki puslu görüntüler için “Renklerin olmaması, renklerin varlığından çok daha güçlü bir faktör olabilir.” açıklamasını yapar Müller. 

  Gerçekten de kullandığı teknikler ve tercih ettiği renk kullanımları sayesinde kimi zaman karakterler bile çekimlerin gölgesinde kalmış, en sıradan sahneler dahi onun büyülü lensi ile ruh kazanmıştır. Steve McQueen’in yorumu ile “şairane üslubu” ve yeniliğe olan daimi merakı sayesinde karakterleri ve seyircileri birbirine bağlayan sinematografik bir empati ve özgünlük yaratabilmeyi başarmıştır. Ölümünün ardından onun anısına yapılan “Living the Light - Robby Müller” filmi 4 Eylül 2018 tarihinde Venedik Film Festivali’nde gösterilmiştir.

 

20. EFF ONUR ÖDÜLLERİ

SOSYAL AĞLAR