ABBAS KIAROSTAMI

 “Tek bir fotoğraf bir filmin sebebi olabilir. Sinemanın başladığı yer işte tam burasıdır, tek bir fotoğraf...”der Abbas Kiarostami. Fotoğraflarından biri yalnızca bir filmin sebebi değil, aynı zamanda bir hayatın özetidir. Harap olmuş, gri, sıvası dökülmüş bir duvarda, o duvara inat büyüyen yemyeşil bir sarmaşık vardır o fotoğrafta; duvarın cansızlığına başkaldırır gibi sımsıkı tutunmuştur kökleriyle. O sarmaşık ki, “Bir ağacı kök saldığı yerden ayırıp başka bir yere taşırsanız, ağaç meyve veremez olur. Verse de kendi yerindeyken vereceği meyve kadar güzel olamaz.” diyerek ülkesindeki tüm zorluklara rağmen oradan ayrılmayı reddetmiş, köksüz ağaç olmamak için hayatının sonuna dek mücadele vermiş Kiarostami’nin ta kendisidir.

 Sanata dair ilk deneyimi resim yapmaktır. Üniversitede resim ve grafik tasarımı üzerine eğitim alır, okulu bitirince reklam sektörüne girer, devamında çizerliğe el atar. Tüm bunlar süredursun, yaşadığı yerde, Tahran’da; Çocukların ve Gençlerin Zihinsel Gelişimi Enstitüsü, bir film yapımı bölümü kurmaya çalışmaktadır. Kiarostami, sadece ileride İran’ın en ünlü film stüdyolarından biri olacak bu bölümün kurulmasına yardım etmekle kalmaz, bir sene de beraber çalışır oradaki çocuklarla. Bölüm, bir yılın sonunda Ekmek ve Sokak (Nân O Küche-1970) isimli ilk kısa filmini tamamlar; Kiarostami’nin sinema serüveni de böyle başlar.

 Bu serüven politiktir, şiirseldir, minimalisttir, gerçektir. O kadar gerçektir ki her şeyi görselliğe indirerek duygu çöplüğü görevi gören Batılı hayat düşüncesine ve filmlerine indirilmiş bir tokattır. Seyirciyi etkilemeye çalışmaz Kiarostami’nin filmleri, hiçbir şeyi seyircinin gözüne sokmaz, dayatmaz, zorlamaz. Omzumuza dokunur usulca, Arkadaşımın Evi Nerede (1987) ile çocukluğun masumiyetini hatırlatır bize... Kirazın Tadı’nı (1997) anlatır, Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (1999) der ve katar bizi rüzgârına; Füruğ Ferruhzad’a, Ömer Hayyam’a savurur. Çünkü kendisi de rüzgârla yoldaştır, şarkın şairidir. Bir şiirinde bahsettiği “üç yüz yıl gökyüzünden habersiz yaşayabilen yaşlı kaplumbağalara” inat; görülmeyenleri, gösterilmeyenleri döker perdeye tüm çıplaklığıyla, yüzümüzü tırmalayarak çıkarır yaralarımızı ortaya.

 “Hayal etmek belki de yaşamın en önemli unsuru. Hatta görmekten bile daha önemli. Hayal etmek ve görmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalsaydım, hiç kuşkusuz hayal etmeyi seçerdim. Hayaller olmadan yaşamak bir hayli zor olurdu. Öyleyse var olsun hayaller! İnsanın hayallerine erişmenin bir yolu olan sinema, işte kesinlikle bu nedenden takdiri hak eder.” O gri, yıkık duvardaki sarmaşığın; Kurosawa’ya göre Tanrı’nın insanlığa bir armağanı, Scorsese’ye göre sinemada sanatsal yaratıcılık düzeyinin doruk noktası, Godard’a göre ise ‘DW Griffith’le başlayan sinemanın sonlanışı’ olarak nitelendirilecek denli yeşillenebilmesi, işte yalnız bu sebep sayesindedir: hayaller. Gökyüzünü görmeden yaşayan bir kaplumbağa ya da köksüz bir ağaç olmamasını hayallerine borçludur. Elde ettiği onca başarı, kazandığı onca ödül, hakkında söylenen bunca söz; inandıklarının, mücadelesinin eseridir. Keza, İran Sineması da bugünkü uluslar arası tanınırlığını büyük ölçüde bu mücadeleye borçludur.

 Bize gelince; kuş ölür, uçuşu hatırlarız, rüzgârla yoldaş gelenler bir gün gider, hayalleriyle avunuruz. Öyleyse var olsun hayaller! Rüzgâr bir gün Kiarostami’yi son uykusuna sürüklediğinde bile, hiçbir zaman unutulmamasını sağlayacak olan hayaller... 

19. EFF ONUR ÖDÜLLERİ

SOSYAL AĞLAR